Mersin Deniz Ticaret Odası Genel Sekreteri Korer Özbenli Marine Deal News dergisine açıklamalarda bulundu.

Mart sayısında “liyakat” konusu ele alan Marine Deal News dergisi konuya ilişkin sektör profesyonellerinin görüşlerine yer verdi. Bu konuda görüşlerini paylaşan Özbenli, liyakatli insanın gücünün kaynağının eğitim, yetenek ve deneyim olduğunu belirterek liyakatsiz toplumların çözümleri başka toplumlardan bekleyeceğini kaydetti.

Özbenli’nin Marine Deal News’te yer alan değerlendirmeleri şöyle:

Liyakat, bugüne dek birçok farklı sözcük ile tanımlansa da tüm bu tanımların bir ortak paydası vardır. Farklı kaynaklardaki tanımlara baktığımızda, liyakat kavramının tanımını; “görevi başarıyla yapabilme gücü ve yeterliği olarak” görürüz ki benim de katıldığım yaklaşımlardan biridir. Liyakat nesnellik, adalet, etik, uzmanlık ve profesyonellikle ilgilidir. Yapılan işe, bulunulan pozisyona lâyık olma durumu olarak gördüğümüz liyakat, özünde gerçek anlamda bir hak ediş içermektedir. Bu da kişinin üzerine aldığı vazifeyi, onun sorumluluk ve getirilerini hak etmesini gerektirir. Bu perspektifle liyakat, temelinde bir “hak ediş” barındırır ve en büyük düşmanı da bu hak edişi geçersiz kılacak olan, “yetersizlik” durumudur. Bunun örneklerini de yaşamın her alanında görmek mümkündür. Herhangi bir iş yetersiz ellere teslim edildiğinde öncelikle adalet ve aidiyet duygusu zedelenir. Daha uzun vadede, ortaya çıkan eksik ve yanlışların bir sonucu olacak yüksek olasılıkla belirlenen hedeflerden sapıldığı ve hatta o hedeflerden uzaklaşıldığı görülür. Söz konusu durum küçük bir kuruluş için de, büyük bir toplum açısından da aynıdır ve kötüdür.

Marifet iltifata tâbidir deriz, işini hakkıyla yapan, bulunduğu noktaya “hak ederek” gelmiş her kesimden emek sahibi, işçi, işveren; kim olursa olsun, bu yeterliliği işini doğru yaptığı her an bizlere hissettirir ve hakkı olan iltifatı da mutlaka alır.

Liyakatli insanın gücünün kaynağı hiç kuşkusuz eğitim, yetenek ve deneyimdir. Doğru yapılan her iş hem hizmet alan hem de hizmet veren açısından; zaman ve verimlilik anlamına gelir ki günümüzde bu kavramların her ikisinin de önemi tartışılmazdır. Zamanını iyi kullanan, verimliliğe önem veren toplumlar, eğitime öncelik gözüyle bakan yöneticiler, kurumlar ve bireyler, her anlamda avantajlıdır. Hızla değişen dünyada bu bakış açısının doğruluğu gerek sosyal gerekse ekonomik açıdan defalarca ispatlanmış haldedir. Toplum kazanımları artık bu eksende ele alınmalı hem nitel hem de nicel anlamda; eğitime, tecrübeye, fırsat eşitliğine, emeğe ve çalışkan bireylere “hak ettikleri” önem mutlaka verilmelidir.

Liyakatsiz insanın gücü; yozlaşmadan, bireysel yakınlıklardan, hemşericilikten, etnik kökenden, siyasi yandaşlıktan, emek verilmeden elde edilmiş kazanımlardan, kolay kazanma arzusundan ve biatten ileri gelir diye düşünüyorum. En büyük kazanımımız zaman ve verimlilik olduğuna göre, toplumsal gelişme özelinde en büyük kayıplarımız da bunlardır. Hem maddi hem de manevi değerler çerçevesinde, verimliliğimizi liyakatsiz ellere teslim ettiğimizde, muhasır medeniyetler seviyesindeki pozisyonumuzu da kaybetmeye mahkûm olduğumuzu unutmamak gerekir. Eğitime bir saniye olsun duraksamadan, her dönemde gereken önemi vermeli ve günden güne zorlaşan küresel arenada, yaşam kalitemizden üretim kalitemize her alanda, dünyaya örnek bir toplum olmalıyız. Liyakatli insan gücü bize, ayağı yere basan bir toplum olarak, dünyaya yeni değer teklifleri sunmak için de gereken altyapıyı mutlaka sağlayacaktır.

Bildiğiniz gibi toplumu bireyler oluşturur ve her ülkenin farklı kademelerinde kendi sistemlerine göre bireyleri yönlendiren yönetim kadroları mevcuttur. Bahsi geçen yönetim erkleri, toplumu doğru şekilde yönlendirdiğinde; yani eğitime ve insan kalitesine gereken önemi verdiğinde, bu çoğunluk mutlak surette sağlanacaktır. Liyakatli toplumun her şeyden önce kendine güveni vardır ve her türlü zorluğa karşı müspet bilimler çerçevesinde mutlaka bir çözüm yolu bulur. Tersi durumda ise çözümleri başka toplumlardan bekler hâle gelinir ki bu da hiçbir birey ve kurumun tercih etmeyeceği bir sonuçtur. Çoğunluğu liyakatli insanlardan oluşan toplumların mevcudu değiştirebilme, rekabet etme ve ilerleyebilme potansiyeli yüksektir.

İtibar, etik ve liyakat; aslında birbirlerine son derece yakın kavramlardır diye düşünüyorum. Gerçek anlamda itibar elde etmek için bunu hak ediyor olmak, bu hakkı elde ederken geçtiğimiz yollarda da ahlâklı, adaletli yani, etik bireyler olmak durumundayız. Bir meslek grubu özelinde değerlendirmek gerekirse, bize en somut sonuçları bilişim endüstrisi sunmaktadır. Yaşamımızı kökten değiştiren teknolojiyi üretenler, geliştirenler, servislerini sağlayanlar, gerçek anlamda liyakat sahibi olmasalar, yaşamlarını adayarak ve deneyimlerini birbirlerine aktararak bugün geldiğimiz noktayı adreslemeseler, iletişim ve bilgi teknolojilerinde bugün şahit olduğumuz gelişimi görmemiz mümkün olmazdı. Benim açımdan da liyakat; bu imkânları sadece kullanan değil, aynı zamanda üreten bir toplum haline gelmek için en önemli gerekliliklerin başında geliyor diyebilirim.

Toplumların gelişmişlik düzeyi salt ekonomik büyüme ile ölçülemez. Modern toplumlar, eğitimle, adaletle, üretilen politika ile gelişir. Eğitim, hukuk, ekonomi ve siyaset gibi kurumlar liyakatin merkeze alınması gereken toplumsal kurumlardır. Eğitimde liyakati önemsemezseniz; sorgulamayan, eleştirmeyen, çözüm ve bilim üretemeyen bir toplum olmaya mahkûm olursunuz. Hukukta liyakati önemsemezseniz; toplumsal adaleti zedeler, demokrasiye ve barışa zarar verirsiniz. Ekonomide liyakati önemsemezseniz çözüm değil sorun üretirsiniz. Kısaca bahsettiğimiz tüm bu toplumsal kurumların sağlıksız işleyişi yozlaşma ve çürümeyi, nihayetinde de toplumsal sistemin çöküşünü beraberinde getirir.

Öte yandan iş hayatında yaklaşık 60 yıldır bilinen, konuyu biraz da mizahi bir yaklaşımla ele alan “Peter İlkesi”ne değinmek isterim. Bu yaklaşım “yetersizlik düzeyine kadar yükselmek”ten bahseder, hiyerarşik bir düzende her çalışanın kendi yetersizlik düzeyine kadar yükselme eğiliminde olduğunu ifade eder. Bu prensibe göre başarılı her çalışan zaman içinde terfi eder, ancak herkesin yeterliliğinin bir sınırı vardır. Zaman içinde her çalışan uygun olmadığı bir pozisyona kadar yükselir ve kendi yeteneklerini aşan görev ve sorumluklar üstlenir. Bu düzenin sonucu olarak hiyerarşik sistemdeki her pozisyon aslında yetersiz kişilerle doludur.

Örneklemek gerekirse; görevinde çok başarılı bir şef zaman içinde müdür yardımcılığı ve müdürlük pozisyonlarına yükselebilir. Şef iken son derece başarılı olan kişinin nitelikleri müdürlük için yeterli değildir, örneğin çok sayıda çalışanı yönetme becerisi yoktur. Bu durumda yapılan terfi, söz konusu kişiyi ve hatta o pozisyonu başarısızlığa mahkûm etmektedir. Bunun önüne geçmek için sistem, kişiyi müdürlük için gereken nitelikleri elde etmeye zorlamalıdır. Kişi bir göreve geldiğinde sabit kalmamalı, bir üst pozisyonu elde edebilmek için bilgi ve birikimlerini artırarak kendini sürekli geliştirmeye çalışmalıdır. Bu model bugün modern toplumlarda uygulanmaktadır. Örneklerini bizim ülkemizde de gördüğümüz tam tersi durumlarda; kişiler hak etmediği görevlere kolayca yerleşebildikleri için, kendilerini geliştirmeye çalışmak yerine ilişkilerini geliştirmeye çalışmaktadır. Böylece toplumda insan kayırma, hemşehricilik, siyasi yandaşlık ve biat kültürü yaygınlaşmaktadır.